Alevilikte Devriye, Varoluş Çemberi

Hazırlayan: Hıdır Yergezen 

 

Alevi - Bektaşi inancında varoluşu açıklamak üzere oluşturulmuş döngü.

1-Varlık dairesinin en üst aşamasından aşağıya doğru iniş;

a)Başlangıç
-Aklı evvel - (ilk akıl)
-Ukulu tısa - (Akıllar)
-Nüfusu tısa - (Şekiller)
-Felek-i azam - (En üst gök katı)

b)Burçlar
-Zuhal - (Satürn )
-Müsteri - (Jüpiter)
-Merih - (Merih)
-Şems - (Güneş)
-Utarit - (Merkür)
-Kamer - (Ay)

c)Karşıtlar
-Keyfiyatı hararet - (sıcaklık)
-Burudet - (kuruluk)
-Rutubet - (yaşlık)
-Yubuset - (soğukluk)

d)Ana elementler (Anasır-i Erbaa)
-Kürei har - (Ateş)
-Kürei hava - (Hava)
-Kürei ma - (Su)
-Kürei hak - (Toprak)

2-Varlık dairesinin en altı (Kavs-i Nuzul) ve yükselen eğrinin başlangıcı

a)Mahlukat
-Cevheri Mercan
-Maaden Ahcar
-Maaden Mukantere
-Tayri Lezec

b)Nebatat
-Nebatat bitohum
-Ascari Musmüre
-Nahilli hurma

c)Hayvanat
-Envai hayvanat
-Nesnas Maymun
-Mertebi İnsan

3-Varoluş dairesinin son aşaması
-İnsan-i Kamil
-Hakka ulaşmak

Alevi Bektaşi inancında Devriye-Devr

Varlık tanrıdan tasan bir ışıktır. Mutlak varlıktan çıkan bu ışık akıllar aracılığı ile maddenin dört öğesine (toprak, su ,hava ,ateş) değin inerek varlık dairesi yada var oluş çemberinin aşağı doğru inen ilk yarısını oluşturur.  Buna alçalan eğri (devre-i fersiye, kavs-i nuzul) denir.

Hamdullah-i siiri
    Alıntı:    
       
   
       
Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hak ile birlikte yektaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasfirini nakkaş idim ben

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm
Hayrül beser ile dünyaya geldim
Adem ile bile bir yas idim ben    
       
Bu şiirde izah edilen;
Dünyaya gelirken izlediği yol haritası hayrül beser diye bilinen ayin üç sekli, (yarim ay,dolunay,hilal ay),güneş ve zöhre yıldız’ıdır gelişin tarihide ademle ayni yas olduğu çağdaş zamandır.
Anasır-i Erbaa; toprak, hava, ateş, su (nar,hak,bad, ab) demektir.  Anasırdan bir libasa bürünmek de bu dört ana elementten bir elbise giyinmektir.  Yani devr felsefe’sindeki aşağıya inişin kademeleri anlatılmaktadır. 

Böylece en aşağıya inen varlık, çeşitli biçimlerde tecelli ederek yaratılmışların en onurlusu olan insana döner ve derece derece yükselip tanrıya vararak varlık dairesi yada varoluş çemberinin yükselen ikinci yarısını oluşturur. Buna yükselen eğri (devre-i arşiye, kavs-i nuzul) denir.
Devir sözcüğü dönmek dolanmak bir şeyin kendi çevresinde dönmesi yada yörüngesi üzerinde dolanması zaman, cağ anlamlarına gelir.  Tasavvufta devir terimi insanin yaradılışı konusunda geliştirilen kuramın adıdır.  Mutasavvıflara göre insan evrenin özüdür, evrenden süzülmüştür. Var olan alemlerin en alt basamağındaki madde alemine düsen varlık önce ( su, ateş,hava,toprak) sonra mahlukat,bitki,hayvan ardından insan biçiminde görünür. Ama devir burada bitmez, insan belirli aşamalardan geçerek insan-i kamil olur. Sonrada kendi varlığından geçerek yokluk içinde varlığı bulur. Yani tanrısal güce ulaşır. Kısacası yine aslına başlangıç noktasına ulaşır.
Devr(varoluş) felsefesi nefeslerde, şiirlerde tenasuh inancına bağlı olarak islenir. Devr inancını konu edinen şiirlere devriye denir.  Devriyeler, destan, koşma, nefes, ilahi biçiminde yazılmış olabileceği gibi islenen konu açısından da kümelendirilebilir.  Devriye şiirlerinde konu karmaşık ve egemen dünya görüsüyle çatıştığı için bu alanda örnek sayısı çok azdır.

Bunların en iyi örneklerini,
Yunus Emre Divani, bütün şiirleri sayfa 110 şiir no 156 (78 mısradan oluşan üç sayfalık) bölüm, Yazar,Faruk Timurtaş Kültür Bakanlığı yayınları:380 1000 temel Eser serisi:72 Ank. 1980.
Edip Harabi’den (Vahdetname), Hamdullah Siiri’den (Cihan var olmadan ketmi ademde), Gufrani’den (Katre idim Ummanlara karıştım),

Nesimi’den
    Alıntı:    
       
   
       
    Ger aslim sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim simdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim.     
       
Tenasuh deyimi ise ruh göçüdür. Ruhun bir cisimden başka bir çisime geçme inancını dile getirir. Tenasuha inananlarca ruh ölümsüzdür. (Bu can tende konuktur)vb.  sözler, bunu anlatmaktadır. Beden ölümlüdür çünkü ruh bedenden bedene sıçrayarak varlığını sürdürür.  Alevi Bektaşi ozanlarının nefeslerinde temelde anlatılmak istenende budur.

Gufrani (Devriye)
    Alıntı:    
       
   
       
Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kimbilir.

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakir
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kimbilir

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa cenneti alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kimbilir

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balcık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kimbilir

Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örtü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kimbilir

Gufrani’yim tarikatım bos değil
İyi bil ki kara bağrım tas değil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kimbilir    
       


Varoluş Çemberi

Arştaki bir kandilden yani nur’dan başlatılmaktadır.  Buda ilk akılla serüvenine başlamıştır.  Kademe kademe dolaşmaktadır. Işık inancı bütün Alevi ozanlarınca dile getirilirken Yer, gök, her ne var ise bu kaynaktan hayat bulmaktadır. Önsüz ve sonsuzdur.
Işık; Hakk’tır , Delil’dir.  Ceragi’dır, Fitil’dir.  Ocak’tır, Alev’dir, Mum’dur. Hem sembol olarak yaşatılır hem gerçek olarak kutsanır.  Karanlığın karşıtıdır.  Hem doğa olarak aydınlıktır, hem düşünce olarak aydınlıktır.  Zifiri karanlığın bile karanlığını bir ufacık mum ışığı bozup aydınlatabilir.
Işık, Alevi inancında Gerçek’tir, Hakikat’tir, iste o yüzden cemlerde önce uyandırılır, sonra sırlanır. (Oniki hizmetten delilci hizmeti,)“Delil, sırlandıktan sonra (süpürgeci hizmeti) ile devam ettirilir.  Üç defa postun önü ritüel olarak „Nur ola sır ola, nur ola sır ola, nur ola sır ola“ denilip süpürülür.  geçmiş tarihlerde cem ayinlerinde mum yakılmıyordu çıra ve benzeri kolayca yanıp aydınlatan odunlar seçiliyordu, süpürülende ateşin külleridir. (Sırrı kal eyleyen ser’den gelmek ) ateşin külünün izah edilişidir. . Odun kömürü sonradan tekrar yakılarak ateşe çevrilebilir. iste bu yüzden ozanlarımızca dile getirilen (sırrı kal eyleyen ser )kömür ve külleridir. H. Bektaşi Veli’nin Hırka dağındaki ateşin küllerini savurması da yasamın başlangıcı olan ateşin, nur’un, ışığın, evrenin özüyle, özdeşleşmesi için doğaya savrulmasıdır.  Yasam karbon’la başlamıştır.  Hırka dağı ise eski bir sönmüş yanardağ’dır.
Bilim adamları 19. yy. da varoluş fosillerini araştırırken yasamın karbon la başladığını buldular. Yasam kimyasal değişimler gösteren tabiata bağlı olarak organik oluşumların tamamlanması ile karbon gazinin kimyasal bileşimlerinden oluşmuştur.

Işık (Sudur) felsefesi

İlk ışık kademesi olan hakk’tan, hemen her şeyin ondan yaratıldığı kabul edilen ilk akla (akl-i evvel) denilir. Böylece cevrimin kutsal kökenden (alem-i gayb) duyularla algılanabilir, bilgiyle ulaşılabilir dünyaya (alem-i suhud) alçalan eğri’sinin dönüşümü başlamış olur.
Tanrı,Hakk olup potansiyel kazandıktan sonra „dönüşümler“ geçirerek, yani kendine „yabancılaşarak“ kendinden daha az şeyler içeren daha az kendisi olarak beliren aşamalara doğru yol alarak, doğal element’e saf cevher’e değin iner. Böylece inançta „varoluş çemberi“ olarak algılanan „cevrim“in, kutsal köken’den çıkıp görünür evrene doğru inen alçalan evresinin son durağında hareketi tamamlamış olur.

Varoluş Çemberi’nin bu ilk yarısı tümüyle bir inanç ürünüdür.  Gönül Bilgisi’yle (sezgisel akil)’la ulaşılan, batini bilince öncelik verilerek açıklanan ve geçici görünür gerçekler olarak algılanan, nesnel dünyaya göre „değişmez, kalıcı ve ebedi“ bulunan bu idealist düşünce „Metafizik aydınlanma“nın doğadan önce var olan ve diyalektik yöntemle gelişerek „doğalaşan“ ve insan bilincinde kendini bulan „mutlak düşünce“ sinden başka bir şey değildir.
Önce „mutlak bir düşünce“ vardı, her şey bu mutlak düşünceden oluştu, diyen metafizik aydınlanmacılarla önce „mutlak hiçlik“ te bir tanrı vardı, her şey O’nun kendine Yabancılaşması“yla , yani diyalektik „dönüşüme“ uğramasıyla „görünür gerçekler“ durumuna geldi diyen ;
Anadolu alevi inancı, tam bir örtüşme gösterir.

Edip Harabi
    Alıntı:    
       
   
       
    Daha Allah ile cihan yok iken
Biz ani var edip ilan eyledik
Hakk’a hiç bir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
hiç bir kıyafeti resmi yok idi
Sekil verip tıpkı insan eyledik    
       


Devr’in ikinci yarısı;

Hakk’tan en uzak nokta olarak beliren doğal element, saf cevher’den çıkıp yabancılaşmadan uzaklaşacak her adımda daha çok tanrının kendisi olacak biçimde dönüşümler geçiren yükselen eğrinin (kavs-i uruc) hareketi ile baslar
Işık felsefesinde inançtan nesneye inilmesiyle birlikte, „Tanrı’nın tanrılığı sona erer“.  Varoluş Çemberi’nin yükselen eğrisi’nin hareketi bütünüyle „materyalizm zemininde maddeci düşünce üzerinde yürür.  Nesnel-toplumsal evren tanrısal özün görünüşe çıkan bir „yaratısı“ olarak algılanmasına karsın; gerçekte bir öncel yaratıcıdan başka bir şey değildir.
Yabancılaşmanın son noktası en az tanrı olan sey’in nesnelleşmesi olduğu için doğal element/saf cevher yada bunun akli ,ruhu ,Tanrı’nın da tanrılığını yapamayacağı bir ışık(sudur) aşamasını simgeler.
Bu noktada ilkçağ Aydınlanmacılığı’nın canlı-cansız doğanın kurucu ilkeleri olarak öne çıkardığı „toprak, su, hava, ateş“ nesneleri yakalanır.  Ve idealizmden, materyalizme kırılan, tanrının bilgisi, yönlendirilmesi dışında kendi yasaları, kuralları içinde adim adim yabancılaşmadan uzaklaşan bir sürecin başlangıcı olur.

Varoluş çember’inde „yükselen eğri“nine dönüşümleri giderek soyuttan somuta evirilir. Her şeyin dünya çevresinde döndüğü algısıyla beslenen ve çember yayını izleyen hareketin soyutlanması olarak bilince çıkan zaman sürecinde dokuz ruh, dokuz akla verilen bilgilerin görüntülerinin belirdiği tanrısal mekanlar olarak Atlas, Burçlar,Zühal, Müsteri, Merih, Zühre, Utarit,Güneş,Ay biçiminde somutlanır.  Bu dokuz gök katından özelde nesnel süreci, yaşamı önceleyen ve karşıtlıklar biçiminde varlığını gösteren (zıtların birliği) nitelikler olarak „sıcaklık-soğukluk“, „kuruluk- yaşlık“vb.  Öğeler belirir.
Burada Cin, Hint, Iran, Yunan-Anadolu düşüncelerinin bir bileşimi biçiminde evirilen „İlkçağ aydınlanma“ felsefesinin bire bir izlerini görürüz. Görünen sonsuz çeşitliliğin kuru-yas, aydınlık-karanlık, sıcaklık-soğukluk, boşluk-doluluk,artı-eksi vb.  karşıt güçler taşıdığı; gelişmenin, değişmenin „itici“ gücünün bu olduğu sezisi ışık felsefesinde önemli yer tutar. “Tanrı-doğa-İnsan“ Varlık birliği-Vahdeti Mevcut) kutsal üçlemesini, „tez-antitez,sentez“ biçiminde besleyen de bu yaklaşımdır.
Önsüz, sonsuz olarak algılanan bu öğe ve niteliklerin ilişkisinden „üç alem“ yani „cansızlar alemi“, „bitkiler alemi“, „hayvanlar alemi“ ortaya çıktı.
Cevrimde yükselen eğri’nin son halkası „hayvanlar alemi“ derece derece yükselerek Hakk’a ulasan ve eksiksiz insani temsil eden „İnsan-i kamil aşamasıyla son bulur.

İlkçağ İnançlarındaki izleri

Dinsel ve gizemsel felsefenin; Tanrı’nın doğrudan akil olduğu yolunda genel bir inancı vardır.  Antik Yunan-Anadolu tasarımlarında Anaksagoras ve Herakleitos ileri sürdükleri „nous“ ve „logos“ kavramlarıyla „Akli“ tanrılaştırmışlardı. Bu anlayışın izini süren Anadolu Batıniliğinde ise akil, potansiyel tanrı olarak algılanan „Hakk“’in ilk dönüşümüyle beliren “etkin güç“ tür.
Batınilikte Tanrı önce akli, sonra da onun yardımıyla nefs’i yarattı.  Akil tam, nefs noksandı.  Evren, bu noksanlığın „tamlık“ isteğinden ötürü, hareket etmesinden oluştu.
Akl-i kül’ün yetkinliğine imrenen ruh (nefs-i kül) onun yetkinliğine varmak için dönmeye başlayınca ilkin gökler oluştu , onların dönmesinden de cisimler (nesneler,hayvanlar,bitkiler) belirdi. Nefs-i kül tekillere bölündü ve bedenlere girdi. Varlıklar içinde yalnızca insan; akl-i kül’ü kendi kişiliğinde somutlaştırdı.
Anadolu Aleviliğinin evren görüsünde akl-i kül ( Adem-i mana:sabik); nefs-i kül (Havva-i mana: tali) adini alır.  Yani akl-i kül erkek ilke(aktif ilke); nefs-i kül ise dişi ilke (pasif ilke)dir.  Evren bu iki ilkenin karşıtlığından doğmuştur.  Adem-i mana- Havva-i mana özdeşliği ise tüm can anlamına gelir.
Karşıtların çağrışımı ilkesini ilkellerde sezmişti: İlkeller bu nedenle sevinç, basari,, mutluluk vb.  İyiliklerden söz etmezlerdi. , çünkü söz etmenin karşıtını gerçekleştireceğine inanırlardı.
Evrensel oluşmanın karşıtların çelişmelerin doğduğu inancı;

a) Hint tasarımında; Brama-Siva karşılığının
b) Yunan tasarımında; Eros-Anteros karşılığının
c) Cin tasarımında; Yin-Yang karşılığının
d) Anadolu batini tasarımında; Akl-i Kül (akil) Nefs-i Kül (beden) ya da Aşk-Nefs karşıtlıklarının aşılmasıyla gerçekleşiyordu.

NOT: yukarıdaki izah trt tarafından belgesel olarak yayınlanmıştır bir tane örnek CD Rosenheim AKM’nin arşivinde mevcuttur.  İsteyenlere çoğaltılıp verilebilir.


Sonuç;

Varoluş felsefesinde onu idealizm den materyalizme çeviren Vahdet-i Vücut / Vahdet-i Mevcut gibi tasavvuf aşamaları,Anadolu Alevi Bektaşi inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.
Vahdet-i vücut’daki kamil insan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da kamil toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür. Bunun en iyi örneği; (Seyh Bedrettin ayaklanmasındaki halkların birlikteliğidir. ) dir. Tarih de Mutasavvıf’ların çoğu bu aşamaları bilinçli olarak birbirine karıştırıp, Alevi Bektaşi felsefesini bulandırmayı bir neznede olsa başarmışlardır.

canlı- cansız doğayı tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsek değildir.
İnancın kamil insanda tekleştirilmesi bu birliğinde Tanrı-evren- insan birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz.  Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlarda bundan dolayıdır.
Anadolu Alevi Bektaşiliği Evren’de elle tutulan gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir.  Anadolu alevi inancı tanrıyı kamil insanin gönlüne sokmuştur. tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yasamın içine sokmuştur.

Virani
    Alıntı:    
       
   
       
    Alimdir kadehim Alimdir sise
Alim sahralarda morlu menekşe
Alim dolu yedi iklim dört köse
Alim saki Kevser dolumdur Ali

Virani’yem düştüm simdi derdine
Vücudum garg oldu çile bendine
Gönül sormaz oldu kendi kendine
Söyler dehanım da dilimdir Ali    
       

Ali’ye tanrısallık elbisesi kamil insan sıfatı ile giydiriliyor.  ve doğada olan her şey kendisinde tekleştiriliyor, oda yetmiyor, Virani’nin kendiside, tanrı Ali ile bütünleşiyor gönlü, dili Ali olup hiç yönlendirilmeden, sormadan, sorgulanmadan kendi kendine söyleşiyor.
Söyler dehanımda dilimdir Ali!!!.  Devr felsefesi de vücudunun garg olup çile bendinde dolanmasıdır.  Virani bu şiirinde ayni zamanda ’da Enel-Hakk kavramını isliyor, Dört dörtlük tasavvuf yüklü ölümsüz bir eserdir.
Aleviliğin Hz.  Ali’si, Hünkar Veli’si, Kızıl Deli’,si önsüz ve sonsuzdur, dün Ali olmuştur bugün Veli olur yarin bir başkası olur, yasayanlar gönülden göçüle hafızalara kazınıp evrimini dönüşümünü sürdürüp devam eder.  Hiç bir semavi dini bu değerleri eritip yok edememiştir, edemeyecektir de. Çünkü akil sürekli kendisini geliştirmektedir. Aklin gücünü engellemek zorbalar tarafından başarılıp imkanlaştırılırsa iste o zaman toplumsal hümanist inanç tehlikeye girer.

Kaynaklar;
Alevi Bektaşi tarihi,j. b. Kingsley
Alevi Felsefesi E: Korkmaz
Alvilik Sünnilik I. Zeki Ey.
Alevi Bek.  Ed.  Besim A. ,
Alevilik Bektaşilik Atilla Özki.
Kaynarca sözlük.
Yunus emre divani. Irene melik.  Uyur idik . CD,
Anadolu ortaçağ alevi Bektaşi, tasavvuf inancı (Yunus E. , H. B. Veli, Mevlana)

 

Hazırlayan

Hıdır Yergezen