GÜNÜMÜZ TÜRKİYE GERÇEĞİ VE “BALYOZ” 28. Şubat. 2010. Bekir Özgür.
27 Aralık 1949 da imzalanan Eğitimle ilgili anlaşmayla; Türkiye’nin Milli Eğitim politikası ABD ye teslim edilmişti. Bu anlaşmanın kapsamı; adı geçmemekle beraber 1- Köy Enstitülerinin kapatılmasını, 2- yerine İmam Hatip okullarının açılmasını, 3-hiç şüphesiz ordunun askeri eğitim müfredatını da içermekteydi. Ve bu 3 konu, Türkiye’nin NATO ya alınmasının önkoşulu idi.
Türkiye bu “eğitim anlaşması” nın gereğini, Köy Enstitülerini kapatıp İmam Hatipleri açarak yerine getirdi. Askeri alandaki etkisini de, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980 askeri darbeleriyle, 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 de askeri muhtıralarla etimizde kemiğimizde yaşayarak öğrendik.
Sevgili okurlar; 1997 28 Şubat Muhtırası’nın içeriği, halk kesimince yeteri kadar anlaşılmadığı kanısındayım. “Eğitim Anlaşması” ile ABD; 1949 dan beri T.C. yerine, “Ilımlı İslam Devleti” planını; Diyanetin güçlendirilmesi, İmam Hatipler ve yaygın kuran kurslarıyla uygulamaya koydu.
ABD’nin bu planının; “Milli Görüş”çü MNP, MSP, RP ve yıpranmış Erbakan liderliğinde ilk etabını tamamladığı 1997 den sonrası için; emre amade yeni lider, yeni parti, yeni sima ve kadrolar gerekiyordu.
Her dönemin iktidarlarınca da desteklenen, yukarıda adı geçen siyasi partiler sürecinde eğitilip hazırlanan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP kurmayları; ABD’nin, “Türkiye Ilımlı İslam Cumhuriyeti” planının devamını yürütmek üzere, Erbakan’ın “Milli Görüş” ekolünde yetişmiş figüranlardır.
Kasım 2002 genel seçimlerinde ABD; AKP yi, özellikle 2 önemli antlaşmayı uygulaması koşuluyla destekledi. 1.si Ilımlı İslam (şeriat) yolunda uygun adımlarla ilerlemek, 2.si de Irak işgaline gerekli desteğin sağlanması idi. 2003 1 Mart teskeresi geri tepince kapalı kapılar ardında yapılan hesap tutmadı.“Evde ki hesap çarşıya” uymadı.
ABD’nin Irak işgalini, Türkiye üzerinden yapmasına izin veren teskerenin parlamentoda ret edilmesinde muhalefeti anlıyoruz; ama iktidar partisinden bir kısım milletvekilinin ‘ret’ oyu vermesinin arkasındaki etken, ordunun o dönem ki kuvvet komutanları olduğu bilinen bir gerçek.
Bu noktada; “NATO ittifakı içinde Amerikancı eğitim almış bir ordunun üst düzey kadrosu, nasıl olurda ABD isteğine karşı çıkar” sorusu akla gelmektedir.
ABD’nin girdiği her yeri yangın yerine çevirdiğini iyi bilen Türk komuta kademesi; korumakla mükellef olduğu vatanın; anlaşmalı da olsa yabancı askerlerce çiğnenmesine, 60 bin yabancı askerin vatanını açıktan üs olarak kullanmasına, dahası sınır komşusu bir ülkenin işgaline ve halkının katledilmesine izin verip seyirci kalamazdı. Bu olayda; insani duygularla, askeri sorumluluk anlayışı birbiriyle örtüşmüştür.
Anayasasında “Laik, Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti” yazılı olduğu halde, bu yasaların uygulanması için ağzını açmayan yazar, çizer, akademisyen ve ordu mensupları; geleneksel ‘laikçi demokratımsılar’ yani statükocular, bundan böyle ABD’nin işine yaramadığı, şeriatçı ilerlemenin önünde engel görüldükleri için Silivri’de tutuklu ve yargılanıyorlar.
Günümüzde “Balyoz planı hamili” ve “darbeci” olarak suçlanıp gözaltına alınan, sorgulanan ve kısmen de tutuklanan; 2003 ve öncesinde görev başında iken zorunlu din derslerine tepki vermemişti bu ‘laikçi’ subaylar.
KİT’ler dahil ülkenin yeraltı-yerüstü kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesine karşı ses çıkarmayan; ama bu bağlamda nasıl bir vatanı korumakla mükellef olduklarını anlamakta zorlandığım ve şimdi emekli durumdaki subaylar, direktifleriyle ret edilen 1 Mart teskeresinin bedelini ödüyorlar. Çok yazık; gerçekten üzgünüm.
Emekçi halk karşısında bir bütün olan kapitalist soyguncu sınıfın kendi içindeki şeriatçı kesimle, statükocu muhalefet kesim arasındaki siyasi dalaş; ‘ordu-iktidar-yargı sürtüşmesi’ imiş gibi gözüken olaylar; gerçekte, halka karşı, halkın karşısında ve halkın sorunlarıyla ilişkisi olmayan Laikçi ve şeriatçıların çıkar çatışması ve güç gösterisi ve denemesinden başka bir şey değildir.
28. Şubat. 2010. Bekir Özgür.